Eclipse: Tutuk vampirler destanı

Televizyonu mezarlığa dönüştüren onlarca vampirin arasında, çağımızın en sıkıcı vamprileri bir kez daha beyazperdeden genç kızlar ve annelerine göz kırpıyorlar. ‘Twilight’ serisinin ikinci film ‘New Moon’la hemen hemen aynı öyküye sahip ‘Eclipse’de karakterler büyüyor ama malesef daha sığ ve daha sıkıcı karakterlere dönüşüyorlar


Kafası karışık ergen kızlar, ergen kızların anneleri, ergen kız annesi olacak yaşı çoktan geçmiş bekar kadınlar, romantik aşkın kaybolmasına iç geçirenler, cinsiyet rollerinin karmaşıklığına kafa yoranlar, doğaüstünün iyi bir metafor olduğuna yürekten inananlar. Birazcık sinemaya giden, televizyon dizilerini takip eden, popüler kültürle haşı neşir herkese, her keseye uygun bir vampir bulmak mümkün bu aralar.

Günbatımına yeni uyanmış, biraz kanlı biraz çapaklı gözleriyle, kendilerine hayran ölümlülere iştahla bakan vampirleri bir süredir her dört televizyon dizisinden birisinde görmek mümkün. True Blood’ın şehvetli, The Vampire Diaries’in ergenlerin arasına kamufle olmaya çalışan ve de yeni dizi The Gates’in ev kadını vampirlerinin arasından bu hafta sıyrılan tanıdık başka bir vampir var karşımızda: Edward Cullen.


Gökyüzünün farklı hallerinden her sene biraz daha fazla para pompalayan Twilight serisinin, ikinci filmi New Moon'dan sonra Eclipse de bu hafta sinemalarda. Yaşıtları arasında kendine yer bulamayan, kafası karışık bir genç kızın, Atatürk Samsun’a çıkmaya hazırlanırken vampire dönüştürülen genç görünümlü bilge bir adama tutulmasından çok ay tutulmasından ismini alan üçüncü filmin, bir önceki filmden farkını anlamak pek kolay değil aslında.

One Shot! Futbolda habercilikten ötesi


Belçika’da 11 Temmuz’a kadar futbol hayranlarıyla buluşacak One Shot! sergisi, futbolun günümüzle karmaşık ilişkisine 50’den fazla eserle bakıyor. Serginin iki önemli eseri George Best ve Zinedine Zidane’ın video portreleri


Futbolun çağımızla karmaşık ilişkisine dışarıdan bakabilmenin öyle kolay bir şey olmadığını kabul etmek gerekiyor. Sinemaya ya da güzel sanatlara ayrılan sayfaların üç-beş katıyla gazeteleri işgal eden futbol haber ve yorumlarından biraz uzaklaşarak, futbolun toplumsal olarak neyin habercisi olduğunu anlayabilmek için hem futbolu sevmek, hem anlamak, hem de fanatizmin göz karartan şiddetli tukusundan bazen kopabilmek gerekiyor.

Belçika’nın Charleroi şehrinde 11 Temmuz’a kadar futbol hayranlarıyla buluşacak inanılmaz kapsamlı futbol sergisi One Shot!, futbolda habercilikten çok daha fazlası olduğunu, dünyanın en popüler sporunun günümüzde hangi alanlarda kendini gösterdiğini ve sanatçının futbolla heyecanlı ilişkisini merkezine alıyor.

Sergi ilham kaynağını, eski amatör futbolcu Macar yazar Péter Esterházy’nin futbola kişisel ve felsefi yaklaşımlarını derlediği, Journey to the Depths of the Sixteen-Metre Line kitabından alıyor. Esterházy, kitabında 1950’lerin efsanevi futbolcusu Ferenc Puskás’ın modern dünya için ideal bir metafor olduğunu düşündüğünü yazıyor: “Puskás futbolun son tanınmış ismi, son yakından tanıdığımız karakteri, modernitenin son ışığı. O hakiki metafora uzanan bir yolculuk. Ondan sonra tek yıldız diye bir şey olmadı. Artık varoluş durumuna uyacak cevaplar yok. Cruyff, Pelé, Maradona gibi, cevapların kaliteli kopyaları, örnekleri var.” Esterházy, bu iddialı sözlerini şu şekilde bağlıyor: “Puskás’la oyun biter ve eğlence çağı başlar.”

Yazının devamı sulugreyfurt'ta

Amerikan dizilerinde namaza doğru

‘Sex and the City 2’de kadınların Abu Dabi ziyareti kimseyi pek mutlu etmemiş olsa da, bu talihsiz çaba Amerikan televizyonu ve Hollywood’un Müslüman karakterlere daha fazla önem verme çabalarına işaret ediyor. Daha birkaç sene önce bir arpa boyu yol gidilmişken, çok boyutlu Müslüman karakterlerin sayısı giderek çoğalıyor


Uykusuz gecelerin ajanı Jack Bauer’ın hücre evlerinde avlamaya çalıştığı Müslüman teröristler artık kötü bir anıya dönüşmüş durumda. 24 dizisinin son sezonlarında, Ajan Bauer’ın kankalarının arasında bir imam eklenmiş olduğu gibi, Amerika’yı her sene büyük bir faciadan kurtarmayı başaran CTU’nun başında da Arap bir kadını görmüş bulunuyoruz.

Özellikle 11 Eylül’den sonra adını bolca duyduğumuz Medeniyetler Çatışması, popüler kültüre de sızmış durumda. Kültürel çeşitlilik konusunda büyük yol kat etmiş olan Amerikan televizyonu ve sineması ise Müslüman karakterlerle neler yapıp, neler yapamayacağını henüz tam bilememenin şaşkınlığını yaşıyor. Bunun en son örneğini hiç beklemediğimiz bir yerde, yeni Sex and the City filminde gördük.


Bir zamanların en cesur dizilerinden Sex and the City’nin yaratıcısı ve ilk iki uyarlamanın da yönetmeni ve yazarı olan Michael Patrick King’in Carrie ve arkadaşlarını tatile Abu Dabi’ye göndermesi herhalde verilebilecek en kötü kararlardan biriydi. Büyük bir olasılıkla, giderek popülerleşen çeşitlilik çorbasında benim de tuzum olsun diyen King, filmin gösterime girmesiyle hem eleştirmenlerin hem de izleyicilerin gazabının hedefi oldu. Peçeli kadınlarla tasarım dekoltelerin bir araya gelmesinin iyi bir film konusu olamayacağını birisinin kendisine hatırlatmış olması gerekiyordu.

Şimdi futbol filmleri izleme zamanı


Klasik futbol filmlerini raflardan indirmenin tam zamanı. İçimizi ısıtan, güldüren ve de hakeme küfrettiren futbol filmlerini hatırlayalım


Dünya Kupası’nın adrenalini ayakta tuttuğu şu dönemde, araya futbol filmleri sıkıştırmak güzel olabilir. İkinci Dünya Savaşı’ndan 1980’lere, komediden dramaya, her zevke göre bir futbol filmi bulmak mümkün. Eric Cantona, Tanju Çolak ve Pele’yi izlemek de cabası. Klasikleşmiş futbol filmlerinden bazılarına bakalım.

Escape to Victory

Futbol filmi dendiğinde çoğu kişinin ilk aklına gelen film, John Huston’ın yönettiği 1981 yapımı Escape to Victory (Zafere Kaçış) olacaktır. İkinci Dünya Savaşı sırasında geçen filmde Michael Caine’in canlandırdığı eski futbolcu John Colby, bir grup Müttefik savaş suçlusunu Almanya’ya karşı yapacakları maça hazırlar. Osvaldo Ardiles, Kazimierz Deyna, Bobby Moore, Paul Van Himst ve de efsane Pele gibi dönemin futbol devleri savaş suçlularını canlandırır. Filmin çekimleri sırasında, kaleci rolündeki Sylvester Stallone, Dünya Kupası kazanmış İngiliz kaleci Gordon Banks tarafından çalıştırılmış. Film, 1961 Macar yapımı Cehennemde İki Yarı filminden ve İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların Ukrayna’yı işgali sırasında Dynamo Kiev’in Alman askerlerini yenmesinden etkilenmiş.

Related Posts with Thumbnails